23 Temmuz 2014 Çarşamba sabah saat: 01:00
Az önce yukarıda, otelin terasında Akdeniz’in dalga seslerini dinliyordum, o kadar güçlüydüler ki.. Savaş dalga seslerinin arasında yitip gitmişti. Akdeniz’e bakan terasta rehabilite olmaya çalışıyoruz akşamları, otelin jenaretörü susup, etraf karanlığa bürünene kadar…
Şimdiyse odadayım; açık pencerenin dışında ölüm sesleri yankılanıyor.
30 saniye önce bir roket daha geldi, deniz tarafından. Uzun süre ıslık çaldı, hedefini bulana kadar 7-8 saniye dinledim; uzakta, birkaç kilometre ötede bir binanın ön cephesini yerle bir etti.
Bu geceki ölüm senfonisi devam ediyor; Heronlar bu orkestranın kemanları, 24 saat boyunca sesleri hiç kesilmiyor, eşek arısı gibi vızıldıyorlar gökyüzünde. Bu sevimsiz uçaklardaki kameraların görüntülerine bakan gözler kimbilir kaç kilometre uzakta? Joystickli ekranların başında oturan genç İsrailli askerler, 1 Milyon 700 bin kişinin yaşadığı bu açık hava hapisanesini izliyorlar, hedef seçiyorlar uçaklarının füzelerine, toplarının namlularına…
En kötüsü F-16 bombaları. Bu gece biri 500 metre yanımızda patladı; Önce oturduğumuz zemin ayağımızın altından kaydı; deprem gibiydi, yarım saniye sonra camları titreten o korkunç patlama geldi. Bir insanın o bombanın altından canlı çıkma şansı yok; parça parça cesetleri toplamak çok zaman alır. Neyse ki burası dev bir mahalle; herkes hedefteki ailenin kim olduğunu, enkaza dönen evde kaç kişinin yaşadığını aşağı yukarı biliyor, ölü sayıları kolayca hesaplanıyor.
Bomba bir anda geliyor, düşünme şansı yok. Füzede ya da ıslığını çalarak inen top mermisinde ise durup düşünüyorsun, “Bu kez hedef olur muyum?” Vurulmayınca kısa bir rahatlama, rahatlığını bölen o düşünce geliyor sonra “kim bilir bu kez kaç kişi öldü? Kimbilir kaçı çocuk?”
Çok çocuk var Gazze’de, nüfusun yarıya yakını 15 yaş ve altında. Çok öleceklerini bilircesine çok çocuk yapıyorlar sanki…
Şimdi de gemilerin topları başladı; 4’lü atışlar: 3×4=12 top mermisi daha düştü, 2 dakika içinde. Gemi topları şehir merkezinden daha uzak bir yerleri dövüyor.
DELİLİK BU! Çok ama çok insan öldürüldü, her geçen dakika öldürülmeye devam ediliyorlar, daha da çok ölecekler. Sonra ateşkes, sonra yine ölüm. Bir hiç uğruna yıllardır, on yıllardır ölüyor buradaki insanlar; yasların daha kısa olduğu başka bir yer var mı acaba?
Peki ölenlerin hesabını kim verecek? Bugün bir uçak bombasının karpuz gibi patlattığı Selam apartmanının enkazındaki o ceset;  üzerine üst kat çöktüğü için kaldırılamayan bir beton bloğun köşesinden caddeye sarkan o cesedin hesabını kim verecek? Şifa hastanesinin morgundan camiye götürülen ve gördüğüm en hızlı cenaze namazıyla kaldırılan o iki kardeşin hesabını kim verecek? Günlerce enkaz altında beklemişlerdi, koku dayanılmazdı…
Kuzeyde, Beyt Hanun’daki evlerini güvenli olmadığı için terkedip, Gazze’nin ortasında bombaların parçaladığı o 7 kişilik ailenin hesabını kim verecek peki? Beşi çocuktu…
Peki ya Han Yunus’taki 3 katlı binayı yok eden emri kim niye verdi? Sabah oradaydım, evin yerinde bir krater vardı. Ebu Cami ailesinden 26 kişi ölmüş; 19’u çocuk, en küçüğü Ahmet, 4 aylık… Bu savaşın yüzlerce cesedinden biri olarak unutulup gidecekler.
Muhtemelen kimse onların hesabını vermeyecek, vermeyecek ve ölmeye devam edecekler; daha çok parçalanacak, daha çok yanacaklar…
Bu yazı da diğer onlarca belki de yüzlerce Gazze ağıdı gibi, kelimeler güçsüz, ifadeler yetersiz. En usta edebiyatçı anlatamaz buradaki şiddetin boyutlarını. Ölümü anlatsan, kokusu eksik kalır, çaresizliği anltasan, korku… En zor anlatılabilecek duygu ise belki isyan; bu ölümlere tanık olmanın yaşattığı isyanı anlatmak çok güç!
Cüneyt, odadaki sandalyeyi yatağıyla pencere arasına koydu; üstüne çelik yeleğini astı. Ölüme karşı korumaya çalışıyor kendini.
Deniz suyundan arıtılan suyla hazırlanan çayın tuzu hala dudaklarımda, çok çay ve sigara içtim, uyku yok bu gece, 4 saat sonra bombardıman artar; umarım sağ kalırız… Umarım sağ kalırsınız!
Kategoriler: Uncategorized

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir