Resim

Her savaş yolculuğu bir bilinene, birçok bilinmeze yolculuktur.

Bilinen, çeşit çeşit ölüm, yaralanma, yıkım öyküsüne tanıklık edeceğindir. Bilinmeyenler insanın kafasında yol boyu dönüp durur: Cepheye ulaşabilecek miyim? Orada neler göreceğim? Sağ çıkabilecek miyim? Esir alınır mıyım? Herkesin kaçtığı yönün tersine ilerler durursun. Yaşam izleri azalır yavaş yavaş; sivil nüfus seyrekleşir, yanmış tahrip olmuş araçlar, yıkılmış binalar görmeye başlarsın ıssız bir yolun kenarında. Duman sütunları arasından ilerlersin ta ki “oraya” ulaşıncaya kadar. “Sıfır noktasına” varırsın, tahmin ettiğinden çabuk çoğu zaman. Belki yarım gün önceİstanbul trafiğini alt edip zamanında varmışsındır havalimanına. Günlerce görebileceğin son medeni yerdir orası.
Bir uçak yolculuğu seni cepheye taşır; çoğu insancıl kuralın geçerli olmadığı, ölümlerin, yaralanmaların sıradanlaştığı, yasların dakikalarla sınırlı kaldığı yere. Cesaret ve korkaklık, onur ve kalleşlik öyküleri iç içe girer orada.


Silah ve patlama sesleri çevreni sarar, ürperirsin önce, ta ki kendini güvende sandığın bir köşeye atıncaya kadar. Kimi zaman bir kum birikintisinin ardı, kimi zaman bir sokağın köşesi, kimi zaman bir Kızılay ya da Kızılhaç binasıdır orası. Ama aslında hiçbir yer güvenli değildir. Çünkü “merminin üstünde adın yazıyorsa” hiçbir şey gelmez elinden, bilirsin. Libya çölünde bir keskin nişancı mevziinden süzülerek gelir, Halep’te kilometrelerce ötede bir top namlusunun ağzından çıkar ya da Gazze’de bir F-16’nın kanatlarından ıslık çalarak iner üstüne. İnançlıysan kadere, değilsen şansına güvenirsin. En güvenli sandığın yer seni yanıltır kimi zaman. Cephe çöker, toz duman içinde bir kaçış başlar, yalnızsındır. Bir bomba yönünü şaşırır, çaresizsindir. Alt caddeden tanklar ilerlemeye başlar, seni çıkartmasını umduğun milisler sana da bir “keleş” uzatıp, “birlikte ölelim”der. O anda, o noktada ne Birleşmiş Milletlerin mavi miğferli kurşun askerlerini, ne de uluslararası örgütlerin gözlemcilerini görürsün. Kameramanın iş arkadaşın değil can yoldaşındır orada, meslektaşın, kardeşin.


Duygularını, medeni yaşam kodlarını, gündelik alışkanlıklarını bir kenara koymazsan yapamazsın işini. Dayanamazsın onca ölüme, yıkıma gerilime. Bazen parçalanmış bir cesedin etrafında sevinç gösterisi yapan bir grup çıkar karşına, bazen iki yaşındaki çocuğunun cansız bedenini kucağında taşıyan bir baba. Bazen bir kurşun kafanısıyırıp geçer, bazen on metre ötende bir el bombası patlar. Düşünmeyi ertelersin. Ta ki evine dönene kadar. Sonra sırayla karşına geçip dile gelirler. Parçalanmış beden öyküsünü anlatmaya başlar, çocuğunu taşıyan babanın gözlerine takılan yarım saniyelik bakışı kaybettiklerinin hikayesini anlatır uzun uzun. Konuşurlar seninle; kimi zaman rüyanda, kimi zaman metroda kimi zaman Akdeniz güneşinin altında. İşini, ilişkilerini, hayatını sorgularsın. O öykülerin toplamı olursun zamanla, haberde, programda asla dile gelmeyen öykülerin. “Şimdi sözün bittiği yere geldik”. Evine dönersin, yaptığın haberler bu ve benzeri klişelerle servis
edilir. Gerçekten sözü biten insanlarsa arkanda kalır. Yorulursun, usanırsın ama yine de “oraya” gitmek istersin. Oradaki öykülere tanıklık etmek ve insanlara anlatmak. Bir süre sonra, orada değilsen görevini yapmıyormuşsun gibi gelir. Anlattığın hikayelerin savaşı bitirmediğini, kitlelere ulaşamadığını bilirsin ama yine de o insanların çığlığını, sokakların sessizliğini, umutla umutsuzluğun kavgasını duyulur kılmak istersin.


Türkiye’de evrensel anlamda savaş muhabiri sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çoğunluk kendisine savaş muhabiri diyen, çevresinde ona öyle seslenilen, aslında sadece savaş da izleyen muhabirlerdir. Bir gün önce enflasyonun pazara yansımalarını izlemek için pazarda salatalık fiyatlarını sorarsın, ertesi gün cephedesindir. Savaş muhabiri olmak için belli eğitimlerden geçmiş olmak gerekir. İlk yardım bilmek, bombardımanda, yaylım ateşi altında, bir keskin nişancıya karşı nasıl davranacağından haberdar olmak, silah ve mühimmatların etki alanlarını tanımak, gergin ortamlarda iletişim pratiklerine sahip olmak bunlardan bazıları. Kurs ve eğitim kağıt üstünde iyidir. Ama yaşamla ölüm arasındaki saniyelerle ölçülen mesafede hayatta kalacağın kararların çoğunu sana tecrüben sağlayacaktır.

Tecrübe daha çekingen yaparseni, ilk başlarda daha atılgansındır oysa. Bunun yanı sıra gideceği  bölgeyi, dinamiklerini, oradaki çatışmaların anatomisini bilmelidir haberci. Yani tecrübeli olmalı, yaptığı işle ilgili konsantrasyonu ve bilgisi üst seviyede olmalıdır. İşte bu yüzden, Türkiye’deki savaş muhabirlerinin sayısı azdır. Medya sektörü diğer birçok alanda olduğu gibi bu konuda da çalışanının uzmanlaşmasına olanak tanımaz çoğu zaman. Oysa hayatla-ölümün yarıştığı bu alanda “çok yönlü” muhabir değil “uzman” haberciye ihtiyaç vardır. Yoksa bir haberci daha ölür, yaralanır ya da esir düşer. Yakınları dışında o habercinin öyküsünü de hatırlayan kalmaz zamanla. Ama haberciler orada olmalı. Daha eğitimli, bilinçli, tarafsız ve deneyimli haberciler olmalı savaş alanlarında. Onlar olmalı ki, söz hiç bitmesin. Yoksa savaşlar bile daha çok kirlenir.

Kategoriler: Uncategorized

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir